Saldırganlığın Psikodinamiği

Saldırganlığın Psikodinamiği
Kriton Dinçmen / Cumhuriyet / Dergi
Lautrec ya da Garry Yarat ya da yok et…
İnsan dün de saldırgandı, bugün de saldırgan… Çünkü saldırganlığın esası ölçü ve fren tanımayan “id”inde… Ego ve süperegosu onu sosyal normlara uydurmaya çalışırken, bilinçdışına hükmeden “id” ilkelliği durmak ve susmak bilmiyor. Kriton Dinçmen’e göre saldırganlığı anlayabilmek ve anlatabilmek onun insani bir güç olduğunu kabul etmekle mümkün. Dr. Geçen hafta yitirdiğimiz, yazar, akademisyen ve çevirmen Doç.

Dr

Saldırganlık, son senelerde en çok konuşulan konulardan biri. Toplumun kendisinin de bazen aktif, bazen de pasif olarak içinde bulunduğu, rol aldığı bu konu hakkında herkes, konuyu bilenler ve bilmeyenler ve en kötüsü, bildiğini zannedenler bir şeyler yazıp söylüyor. Ya saldırganlığı lanetliyor ya onu kendi ideolojilerinin malzemesi yapıp methiyeler diziyor ya da onu yıkıcılık ile aynı anlamda görüp, topluma bu şekilde sunuyorlar…
Her şeyden önce, saldırganlık’ın herkeste var olan, var olması gereken, her canlının temelinde mevcut bir öğe olduğunun vurgulanması gerekiyor. Kişiliğin en ilkel ve aynı zamanda en gerçek ve temel kısmı olan İd’in harcı, yapıcı-eros ve yıkıcı-thanatos, destrudo dürtülerinden oluşuyor. İd ölçü ve fren tanımayan ilkel, egosantrik haz ve düşmanlık=hiddet dürtülerinin oturduğu yer olup, yetişkinde bilinç dışı yollarla varlığını gösteriyor.
Kişiliğin üst kademeleri olan ego ve süperego ise, kişiliğin sosyal normlara uydurulmuş kademeleri olup, bilinç seviyesinde hareket ediyor.
(Normal insan) tanımlanmasında “İd’in ilkel ihtiyaçlarının yeterli bir süper ego ile yoğrulmaları sonunda, sevebilecek kadar sevme ve yaratabilecek kadar yaratma güçlerini gösteren ve bu arada sosyal normlarla büyük çatışma haline girmeyecek kişi” ifadesinin kullanıldığını düşünecek olursak, id’in derinliklerinde yatmakta olan yıkıcılık=thanatos=destrudo materyelinin önemini daha da anlamış oluruz.
Anlaşılıyor ki, her şeyden önce saldırganlığın varlığını insani bir güç olarak kabul etmek gerekiyor. Saldırganlık, baskı altında bulundurulan kişide oluşan savunma durumunun bir sonucu ve ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu esnada hiddet ve kızgınlık özellikleri de ortaya çıkıyor ve saldırganlık durumunun somutlaşmasına yol açıyor. İşte bu safhada nörovegetatif sistem de işe karışarak adrenalin ve nor adrenalin maddelerinin ifrazına yol açıyor ki, bu şekilde hiddet ve kızgınlığa eşlik eden bedensel bazı belirtiler de ortaya çıkıyor.
Konunun daha ilerisine gitmeden önce, saldırganlık durumu ve saldırgan kişilik veya saldırgan olmayan kişilik gibi tabirlerin, bilimsel açıdan, her bakımdan doyurucu ve sağlıklı olmadıklarını vurgulamak isteriz. Aynı şekilde, tahripkâr, yıkıcı davranışın genetik bir temele oturtulamayacağının; kökeninde ruhsal ve çevresel faktörlerin ön planda bulunduklarının açıklanması gerekiyor.
Kavram kargaşalarından kaçınılması için, metodolojik açıdan, bazı açıklamaların gerekli olduğu kanısındayız:
Saldırganlık, tamamen doğal, her canlının temel yapısında mevcut bir durumdur.
Doğal bir öge olması nedeniyle saldırganlık’ın ifade edilmesi de doğaldır.
Saldırganlık’ın, onu ortaya çıkaran ve ona sebep olan kişi veya duruma yönelik olması nedeniyle, ilgili olduğu zaman ve mekâna ve ilgili olduğu kişiye yönetilmiş olması gerekir.
Saldırganlık’ın şiddeti ile onu ortaya çıkaran neden arasında orantının bulunması gerekir.
Saldırganlık’ın yıkıcılık-tahripkâr davranış ile aynı anlamda olmaması nedeniyle ifadesinin daima yıkıcı, öldürücü olması da şart değildir.
 
Bir cevap yoksa…
 
Anlaşılıyor ki normal bir kişi kendisinin veya çevresindekilerinin varoluşunu, sağlığını veya saygınlığını tehdit eden bir durum karşısında, tehdit eden kişiye veya duruma yönelik olarak o zamanda ve o yerde saldırgan-agresif bir cevapta bulunuyor; ne var ki, verilecek saldırgan cevap ile o cevabın nedeninin şiddeti açısından bir oranın bulunması gerekiyor.
Saldırgan davranış nedensiz veyahut nedeni ile kıyaslanmayacak derecede yüksek olduğunda patolojik olup, herhangi belirgin bir akıl hastalığının bulunmadığı durumlarda, çok kere antisosyal-psikopatik bir kişilik yapısı’nı gösteriyor. Aynı şekilde, böyle saldırgan bir davranışın ortaya çıkmasını gerektirecek bir nedenin varolmasına rağmen, saldırgan bir cevabın olmadığı veyahut nedeni ile kıyaslanamayacak bir derecede zayıf olduğunda patolojik bir mahiyet söz konusu olup, çoğunlukla yetersiz kişilik veya pasif-agresif kişilik yapısına işaret ediyor.
Bu konuda bir hususun daha vurgulanması gerekiyor: Saldırganlık kendisini yıkıcı bir davranış ile gösterebildiği gibi, bazen yapıcı bir davranış ile de gösterebiliyor. Bu ikinci şıkta, kişi, kendisini tehdit eden neden’e karşı, bu neden’i küçültecek, onu zor duruma düşürtecek, onu utandıracak, onu üzecek, onu yenecek üst seviyede ve toplumsal değer açısından makbul yapıcı bir davranışta bulunuyor. Toplum yaşamı içinde üst niteliklere sahip kimselerde, aggressörlerine karşı duymakta oldukları kızgınlık ve hıncı, onları aşarak ve yenerek göstermekte olduklarına tanık oluruz. Ayrıca bu tür kimselerin, göstermekte oldukları fiziksel kusur ve yetersizliklerin kendilerine yüklediği aşağılık hissini ve onun neden olduğu bunaltı’yı karşılama tarzlarında da -ki, bu durumda da temelde bir aggression söz konusu- hınç ve saldırganlık üst düzey bir yapıcılığa dönüşüyor.
Bu son durumu, hepimizin yakından tanıdığı üç belirgin örnekle açıklamak mümkün…
Beethoven, otoskleroza yakalanıp en önemli hissi olan duymayı kaybettiğinde; Toulouse Lautrec, kendisini hiçbir kadının arzulamasını olanaksız kılan iğrenç bir çirkinlik ve yetersizliğe mahkûm eden akondrosplastik bücürlüğe mahkûm olduğunda kader’e, Yaradan’a karşı duymakta oldukları hınçlarını, birincisi en önemli eseri olan 9. Senfoni’yi besteleyerek, diğeri de “kadınlık”ın, “sevişme”nin en yalın ifadesi olan sokak orospularını tualinde ilaheleştirerek, yani, Yaradan’a karşı saldırganlıklarını toplumu yüceleştiren eserler vererek gösterdiler. Buna mukabil, 1950’lerde İnterpol’un aradığı ve İstanbul Sultanahmet’te kendisini kıstıran polisle çatışmaya giren ve iki polisi yaraladıktan, bir komiseri de öldürdükten sonra Tophane’de teslim olan ve bir gözünün protez olması nedeniyle (Camgöz Garry) diye tanınan İngiliz gangsterde, gene bir organ yetersizliği sonucu oluşmuş büyük bir saldırganlığın varlığını görürüz. Ne var ki, Beethoven ve Lautrec’de mevcut aynı durum, bir kompansasyon-eksikliği telafi etme mekanizmasının araya girmesiyle tüm insanlığa birer armağan olan eserlerin ortaya çıkmalarına neden olurken; gangster Garry’de aynı durumun sonucu ve de aynı mekanizmanın araya girmesiyle, neticede gerçek bir yıkıcılık’a (camgöz olmanın acısını çok mükemmel bir nişancı olarak adam öldürme)ye neden oldu.
 
Ölüm ya da sevgi…
 
Saldırganlık’ın özel bir şekli de saldırganlığın kişinin kendisine yönelmiş olması… Burada, yıkıcı ve tahripkâr dürtüler şahsın kendisine yöneliyor. Bu gibi hallerde, yazımızın başında sözünü ettiğimiz pasif-agresif kişilik diye tanımlanan özel kişilik belirtilerinin ortaya çıkmasının yanı sıra, kişinin kendisini tahrip etmesi durumu başlığı altında toplanan çok geniş ve ilginç psikopatolojik tablolar oluşuyor. Bütün bu tablolarda, kişide, yıkıcılık ve ölüm ögelerinin yapıcılık ve sevgi ögelerine galip gelmesi söz konusu. Bu kişilerde işini bırakmak, hazırlanmış geleceğini mahvetmek, alkolizm ve toksik madde kullanmaktan tutun da kaybedeceğini önceden çok iyi bildiği riskli işlere karışmaya, gereksiz ameliyatlara tabi tutulmasını amaçlayan bir davranışta bulunmaya, sık sık kaza geçirmeye ve intihara kadar değişen ve çoğu kez birinin diğeriyle bağlantısı kolayca düşünülemeyen, karmaşık bir olaylar yelpazesi ile karşılaşırız.
Toplumsal hınç
Çok kısa ve özet bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız saldırganlık konusunun toplumsal yönü de çok ilginç. Burada belli başlı iki noktanın, toplumun çoğunluğunun saldırganlığının, toplumun küçük bir kesimine yönelmesi, toplumsal hareketlerin doğup genişlemeleri ve sönmeleri, konusunun irdelenmesi gerekiyor.
Toplum, huzursuzluk, problem, güçlük ve felaketlere neden olan olaylarla karşılaştığında, kendini koruma insiyakı içinde, hissetmekte olduğu genel bunalımı azaltmak amacıyla, kendi bütünü içinde, tüm hıncını yönelteceği ve kızgınlığını kanalize edeceği bir kesimi arıyor, yaratıyor ve sonuçta tüm saldırganlığını ona karşı gösteriyor. Bu saldırganlığın hedefi, daima toplumun çoğunluğunun ortak vasıflarından farklı bazı ırki veya düşünsel ve davranışsal özellikleri gösteren kesim oluyor. Renkleri, davranışları, düşünce ve inançları, beğenileri, dilleri ile ırki ve dinsel özellikleri nedeni ile bu kesim günah keçisi-bouc emissaire durumuna geliyor ve topluma yönelik her kötülüğün nedeni kabul edilerek toplumsal hiddet reaksiyonunun odağına yerleştiriliyor.
Önderlerin gücü…
Toplumdaki bir kesimin saldırganlık hareketinin ortaya çıkması, genişlemesi ve silinip sönmesi ögeleri, Sosyal Psikiyatri’nin ilginç konularından birini oluşturuyor. Bu konuda, daima bir hareketi başlatan kişi veya grup, yani hareketin nüvesi bulunuyor. Bu nüve sağlıklı bir idealist önder veya idealist grup olabildiği gibi, paranoid bir hasta ya da kendi özel çıkarı uğruna toplumu coşturup peşinden koşturmak isteyen veya başkalarının yönlendirilmesi üzerine hareket eden ve genelde psikopatik-antisosyal kişilik özellikleri taşıyan bir kimse olabiliyor. Bu nüvenin etrafında da, genelde, bir liderin ortaya çıkmasını bekleyen ve liderdeki duygu ve düşünceleri paylaşan, aynı idealleri taşıyan kimselerden oluşan bir çevre toplanıyor. Ancak, unutulmaması gereken husus, çoğu kez bu çevre grubunun içine hafif derecede zekâ geriliği gösteren ya da histerik kişilik özellikleri taşıyan büyük bir kitlenin katılması… Doğaldır ki, sözünü ettiğimiz bu grubun herhangi gerçek bir ideali, fikir veya coşkusu olmadığı için, grup hareketinin liderleri şu veya bu nedenle ortadan kalktığında veya kaldırıldığında onların tüm hareketlilikleri de çok kısa bir sürede sönüyor ve kayboluyor.

admin hakkında 18864 makale
Öylesine bir hasdta

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.